0

“ŞİİR-ŞEHRİN KADÎM MISRALARI” YAZI DİZİSİ: AYNALIKAVAK KASRI İLE ZAMANDA YOLCULUK

İstanbul, onca yağmalanmaya rağmen aslında baştan sona bir şiir-şehir. Hemen her semtinde kadîm bir mısraa rastlamanız muhtemel. Doğma büyüme İstanbulluyum, bu şehir  beni hâlâ şaşırtmaya devam ediyor. Cumartesi günü keşfettiğim ve büyülendiğim bir mekândan söz etmek istiyorum bugün sizlere: Beyoğlu ilçesi sınırları içinde yer alan Aynalıkavak Kasrı’ndan. Bahçesi ayrı, kendisi ayrı bir şiir olan bu büyüleyici mekâna girer girmez şehrin boğucu atmosferinden çıkıp birkaç saatliğine başka bir yüzyıla geçiş yaptım adeta. Bahçedeki kadim manolya ağaçları, sedirler, fıstık çamları, rengarenk çiçekler dış dünyadaki sıcak ve boğucu atmosfere inat esen tatlı hatta biraz üşüten rüzgar, beni aldı ve bambaşka diyarlara götürdü. İnanılmazdı cidden. Hiç abartmıyorum, viranelerin içine düşmüş emsalsiz bir inciydi Aynalıkavak Kasrı.

Bence hiç vakit kaybetmeden kendinize bu müthiş mekânda bir zaman yolculuğu hediye edin. Havalar hâlâ iyiyken bahçesindeki kafeteryada çay için, kahvaltı edin, manolya ağaçlarıyla göz göze gelin, diz dize oturun. Çiçeklerin renkleri içinde kendinizi kaybedin. Ruhunuza tatlı bir mola verdirip kasrın içinde ayrı, bahçesinde ayrı kaybolun. Gitmeden önce kasrın tarihçesine bir göz atmakta fayda var. Aşağıda sizin için bazı bilgiler de vereceğim. Sultan III. Selim’in bestelerini burada yapmasından dolayı kasrın alt katı da Mûsikî Müzesi olarak hizmet veriyor. Her yarım saatte bir kapılarını ziyaretçilere açan bu kadîm mekânda bir zaman yolculuğu yapmak, kasrın odaları içinde geçmişin ruhunu teneffüs etmek elimizde. Kasrın her biri birbirinden özel odalarında tarihi koklamak, başka bir yüzyılın zarif insanlarının yarattıkları olağanüstü mekânların tadını çıkarmak, zarâfetlerine hayran olmak, mekândaki yaşanmışlıktan ruhunuza taptaze enerjiler damıtmak elimizde. Bırakalım alışveriş merkezlerini, gökdelenleri, her gün birbirine inat yükselen çirkin binaları bu şehrin şiirini keşfedelim biraz da. Bugünden itibaren yedi haftalık bir “Şiir Şehrin Kadîm Mısraları” yolculuğuna çıkıyorum. Her hafta İstanbul’un başka bir şiir-mekânını keşfedeceğim. Benimle birlikte bu yolculuğa eşlik etmek isteyen herkesi bloguma bekliyorum…

 

AYNALIKAVAK KASRININ TARİHÇESİ

Osmanlı Devleti’nin İstanbul’daki 4. büyük sarayı olan Tersane Sarayı diğer adı ile Aynalıkavak Sahil Sarayı’ndan günümüze ulaşabilen tek yapı Aynalıkavak Kasrı’dır.  Okmeydanı yamaçlarından Haliç kıyılarına doğru uzanan alan, tarihi kaynaklara göre Bizans döneminde imparatorlara ait bir gezinti ve dinlenme yeridir. Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’un fethinden sonra Osmanlı sultanlarının da ilgisini çeken bu büyük koruluk, bölgede kurulan Osmanlı tersanesinden dolayı, bahçeleri ile birlikte “Tersane Hasbahçesi” adı ile anılmıştır. Hasbahçe’de bilinen ilk yapı Kaptan-ı Derya Halil Paşa’nın Sultan 1. Ahmet için 1613 yılı sonlarında yaptırdığı kasırdır. Daha sonraki dönemlerde yeni köşkler,  kasırlar ve bunlara ait ilave yapılarla, Tersane Sarayı son şekline kavuşur. Sarayın setler halinde yükselen geniş bahçesinde, Haliç’e bakan yeni kasırlardan biri de Sultan 3. Ahmet’in şehzadeleri için düzenlenen sünnet düğününe sahne olan Aynalıkavak Kasrı’dır. Zaman içinde tersanenin büyük genişlemesi ile saraya ait yapılar birer birer yok olur. 1802-1803 yıllarında tamamen yıkılan saraydan geriye sadece Aynalıkavak Kasrı kalır.

 “Hasoda Kasrı”, “Hasbahçe Kasrı”, “Daire-yi Hümâyûn” gibi adlarla da anılan yapı bugünkü görünümüne Sultan III. Selim döneminde kavuşur ve Sultan Abdülmecid döneminde tekrar elden geçirilir.Lale Devri olarak anılan dönemin yaşantısını hatırlatan ve yaklaşık 300 yıldır Haliç kıyılarını süsleyen Aynalıkavak Kasrı, 1975 yılında milli saraylar yönetimine geçer ve 1984’te müze Saray olarak ziyarete açılır.

Kasır, kara tarafındaki cephesi tek, deniz tarafındaki cephesi iki katlı düzenlenmiş olarak eğimli zemine uygun bir yerleşim gösterir. Çifte divanhane çevresinde gelişen üç sofalı planıyla 18. yüzyıl Osmanlı saraylarının geleneksel mimari özelliklerini taşır. Sofaların bir tarafında sultan’ın önemli konuklarını kabul ettiği Divanhane ile üç oda, diğer tarafında giriş sofası ile iki oda bulunur. Dış cephede dilimli bir kubbe ile örtülü olduğu görülen Arz Odas’ının tavan eteğinde, Sultan 3 Selim’in altın yaldızlı tuğrası, pencereler üzerinde Yesârîzâde Efendi’nin talik hat ile yazdığı Enderunlu Fazıl Efendi’nin Aynalıkavak Kasrı’nı öven 54 beyitlik şiiri dikkati çeker. III. Selim’in lirik ve akıcı bestelerini yaptığı sanılan Hasoda’nın pencereleri üzerinde yine Yesârîzâde’nin talik hat ile yazdığı Şeyh Galip’in III. Selim’i öven 36 beyitlik şiiri yer alır. Tavanda Hasoda ile benzer biçimde geometrik düzen içinde bitkisel ve stilize motiflerle zenginleştirilmiş zarif bir bezeme göze çarpar.

 

AYNALIKAVAK KASRI MÛSİKÎ MÜZESİ

İsmi Aynalıkavak Kasrı ile birlikte anılan Sultan 3 Selim, iyi bir tanbûrî ve neyzen olup gerçek manada üstün bir bestekardı. Evc-ârâ’dan Şevk-efzâ’ya, Pesendîde’den Sûz-i dilârâ’ya kadar 15 makam terkip etmiş, bu makamlarda büyük ün kazanan eserler bestelemiştir. Kadîm ve az kullanılan makamlara yönelmesi sanatındaki derinlik ve inceliğe, hatta hakikate ışık tutar. Eserlerinin çoğunu gençliğinde, veliahtlık döneminde besteleyen Sultan III. Selim’in musikişinasları çevresine topladığı ve onlarla çok verimli bir dönem geçirdiği bilinir.

 Türk mûsikî tarihine III. Selim ekolü olarak geçen bu dönem, 1807’de son bulan saltanatından sonraki yıllara da derinden tesir etmiştir. III. Selim ekolü en başta Sadullah Ağa,  Küçük Mehmet Ağa ve Dede ile anılan bir ekoldür. 3 Selim’in, eserlerin notaya alınması gerekliliğini düşünerek bunun için Hamparsum ve Abdulbaki Nâsır Dede’den Türk müziği için uygun nota sistemi icat etmelerini istemesi ve Hamparsum’un icat ettiği sisteme rağbet ederek eserlerin ilk kez notaya geçirilmeleri, pek çok eserin hafızadan kayda geçirilmesini temin etmiştir.

Böyle bir geçmişe ev sahipliği yapan Aynalıkavak Kasrı’nın 1980’lerin ortalarında 3 Selim’in aziz hatırasına bir Türk müziği Merkezi yapılması düşünülmüş, dönemin Türk müziğine yakınlık duyan kimi entelektüelleri, sazendeleri, koleksiyonerleri kasra bazı bağışlar yapmışlardır. Sultan Abdülaziz’in torunu merhuma Gevheri Osmanoğlu’nun varisleri ise sazlarını, notalarını ve toplamış oldukları çeşitli müzik yayınlarını Aynalıkavak Kasrı’na bağışlamışlardır. 1997 yılında kapsamlı bir restorasyona giren ve 2010 yılına dek kapalı kalan Aynalıkavak Kasrı, zarif mimarisi ile Türk müziğine yuva olabilecek bir karakter taşır. Eski tekke ve dergâh sazları ile çeşnilenen Manol, Baron, Küçük İzmitli, Onnik Usta gibi ünlü kişilerin yaptığı bazı sazlara, 2014 yılında koleksiyoner Zeki Bülent Ağcabay’ın bağışladığı çok değerli 25 Türk müziği sazı eklenmiştir. (Kasır ve Mûsikî Müzesi ile ilgili bilgiler, Aynalıkavak Kasrı’nın tanıtım broşüründen alınmıştır.)

 

Reklamlar
0

SAİT FAİK BELGESELİNE DAİR: “BENDEN HİKÂYESİ”

“Benden Hikayesi” adını taşıyan Sait Faik belgeselini sinemada seyrettim. Öncelikle belgeselin ismi oldukça manidardı ve “ilk cümlesinden ruhuma od düşüren kitaplar” gibi ilgimi çekiverdi. Hani “Son Kuşlar”ın muhteşem finalinde Sait Faik bugünleri görmüş gibi,

 “Kuşları boğdular, çimenleri söktüler, yollar çamur içinde kaldı. Dünya değişiyor dostlarım. Günün birinde gökyüzünde güz mevsiminde artık esmer lekeler göremiyeceksiniz. Günün birinde yol kenarlarında toprak anamızın koyu yeşil saçlarını da göremiyeceksiniz. Bizim için değil ama, çocuklar, sizin için kötü olacak. Biz kuşları ve yeşillikleri çok gördük. Sizin için kötü olacak. Benden hikâyesi.

Der ya, işte belgesel de ismini bu son cümleden alıyor: “Benden Hikayesi” Hemen seanslarına baktım ve filmi izlemek için sinema salonuna koştum. Şimdi sizlere bu tadı damağımda kalan belgeseli elimden geldiğince anlatmaya gayret edeceğim. Anlatmak aynadaki akis elbette, siz gidin ve izleyin muhakkak, ama benim izlenimlerimi de okumayı ihmal etmeyin😊

Belgeselde Sait Faik’i Mert Er oynuyor, oyuncunun Sait Faik’e benzerliği dikkat çekici. Belgesel, Sait Faik’in  bir tepede kuşları kafesinden çıkarıp özgür bırakmasıyla açılıyor. Ardından bir kır kahvesinde görüyoruz Sait’i ve fondaki ses “Haritada Bir Nokta”nın  o çok sevdiğimiz  cümlelerini seslendiriyor:

 “Söz vermiştim kendi kendime: Yazı bile yazmayacaktım. Yazı yazmak da, bir hırstan başka neydi? Burada namuslu insanlar arasında sakin, ölümü bekleyecektim. Hırs, hiddet neme gerekti? Yapamadım. Koştum tütüncüye, kalem kâğıt aldım. Oturdum. Adanın tenha yollarında gezerken canım sıkılırsa küçük değnekler yontmak için cebimde taşıdığım çakımı çıkardım. Kalemi yonttum. Yonttuktan sonra tuttum öptüm. Yazmasam deli olacaktım.”

Bu cümlelerle hazırlandığımız Sait Faik’in hayat hikayesine, Adapazarı’nda Sait Faik parkında devam ediyoruz. 1906 yılında Adapazarı’nda dünyaya gelen hikayecinin “Parkların Sabahı, Akşamı, Gecesi” başlıklı yazısından alınarak seslendirilen şu satırlar, insanoğlunun  yalnızlığa yazgılı olduğunu iki paragrafta en derin şekilde hissettiriyor:

Milyonluk şehirlerde de yaşasa, insanoğlunun içinde yalnızlık, kendi içine çekilme, sinme günleri doludur. Bitişik doğmadığımıza göre içimizdeki sevinçleri, kederleri başkalarıyla her an paylaşmamıza imkan mı vardır? En yakınlarımızdan bile bucak bucak kaçtığımız, derdimizi kimselere söyleyemediğimiz günlerimiz olmaz mı?

Karı koca, ana oğul, kardeş, baba, hep ayrı ayrı kederlenmez, üzülmezler mi? Müşterek kederler, müşterek sevinçler ne kadar azdır. Kendi kendimiz kadar kim paylaşır derdimizi? Gün olur dost, sevgili, arkadaş, baba, ana oğul, kardeş hep elimizi bırakıverir. Hem yapayalnız doğup kendi başımıza ölmüyor muyuz?”

1913-1916 yılları arasında Sait’in anne ve babası bir süre ayrı yaşamışlardır. Annesi Makbule Hanım, babasının akrabalarından Hacı Numan Bey’in hanımı Mürüvvet Hanım’la beraber kalır. Sait Faik ise babasının evinde babaannesi ve dedesi ile yaşar; annesini ancak haftada bir gün görür. Henüz ilkokul çağındayken anneden bu ayrılış, onun daha sonraki yıllarda annesine aşırı düşkün bir insan olmasına neden olacaktır.

Ayrılık sonrası tekrar bir araya gelen aile, 1924 yılında  İstanbul’a göç eder. Şehzadebaşı Bozdoğan Kemeri, Kirazlımescit Caddesi No:7’deki evlerine taşınırlar. Sait Faik, İstanbul Erkek Lisesi’ne kaydolur. Evlerinin arkasındaki türbede yatan ölülerin kocaman kavukları, servi ağaçlarına tırmanan çocuklar, Kirazlı Mescit sokağı gibi detaylar hikayesine hep bu yılların yadigarıdır.

1925 yılında Sait Faik “iğne olayı” nedeniyle İstanbul Erkek Lisesi’nden atılır ve öğrenimine Bursa Erkek Lisesi’nde devam eder. İlk öyküsü olan “İpekli Mendil”i edebiyat hocası Mümtaz Bey’in verdiği ödev üzerine yazar. Mümtaz Bey, hikayeyi değerlendirirken Sait Faik’in üslubunu dağınık bulmuştur. Bu dağınıklık ömür boyu onun hayatının bir parçası olur ama belki de Sait Faik’i Sait Faik yapan da tam da bu dağınıklıktır aslında.

1928 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji bölümüne üç sömestir devam eden Sait Faik, vaktinin çoğunu okuldan çok Beyoğlu’nda geçirdiği için başarılı olamaz. Maddi durumu iyi olan babası onu 1930 yılında eğitim alması için İsviçre Lozan’a gönderir. Ancak Sait Faik burayı hiç sevmez ve oradan Fransa’nın Grenoble şehrine geçerek burada Edebiyat Fakültesi’ne devam eder. Ancak Fransa’da kaldığı üç buçuk yıl zarfında da okulla pek alakası olmaz, daha çok Fransa’nın edebi muhitini tanımak peşindedir ve avare şekilde gezerek geçer bu yıllar da. Sonrasında Sait Faik Orta Avrupa ve Tuna nehri üzerinden Türkiye’ye döner.

Döndüğünde babası ona, bir ortakla birlikte kuru fasulye ticareti yapmak üzere bir zahire dükkanı açar. Sait Faik’in bu yıllara dair anlattıklarına göre; üst katta bir depo vardır ve fasulyeler orada depolanmaktadır. Sait Faik, ortağına ne zaman fasulyeleri sorsa adam fasulyelerin satılamamasından dert yanmaktadır. Ancak bir gün Sait, tesadüfen yukarıdaki depodaki çuvallarda ceviz olduğunu fark eder. Bu durumu babasına anlatan Sait Faik, babasının uyarısıyla kandırıldıklarını fark eder. Ortağı bütün fasulyeleri satmış, onların yerine de başkalarının cevizlerini depolamıştır.  Ortak, o günden sonra satılan fasulyelerin parasını da alarak sırra kadem basar. Bu tecrübe sonrasında anlaşılır ki Sait Faik bu işlerin adamı değildir. Yazıları dergilerde yayımlanmaktadır ancak bu yazılardan henüz bir gelir elde edememektedir.

download

Belgeselde Sait Faik’i tanıyan kişilerin tanıklıklarına da yer verilmiştir. Ara Güler, onun en meşhur fotoğraflarından birini çekmiş onu yakından tanımış bir isim olarak Sait Faik’i anlatır.

Sait Faik’in bakkalı Orhan Tuncer de Sait Faik’i yakından tanıyan isimlerden biridir. Sait Faik, ondan sık sık alışveriş yapmaktadır, aralarında bir dostluk kurulmuştur.  Bir gün Orhan Tuncer tesadüfen Sait Faik’in kitabının çıktığını öğrenir ve “Kitabın çıktı madem neden haber vermiyorsun” diye Sait’e sitem eder. Bunun üzerine Sait Faik ona kitabını verebileceğini, ama kitap bedeli olarak bir lira vermesi gerektiğini söyler. Orhan Bey bir lirayı verir. Sait Faik koşa koşa evden “Şimdi Sevişme Vakti” adlı kitabını getirir ve imzalar. Kitabını “Burgazada’nın ve dünyanın kitaba para veren ilk bakkalı Orhancığıma” şeklinde imzalayan Sait Faik, para istemesinin nedenini de açıklar: O güne kadar yazdıklarından hiç para kazanamamıştır ve Orhan Bey’den aldığı bu para ile kitaptan para kazanma zevkini tatmak istemiştir.

Sait Faik, yazdıklarından para kazanmadığı halde yazmaya devam eder. Bir gün Rıfat Ilgaz, Sait Faik’in Burgazada’daki evine gelerek bir yazısını ister. Sait vermek istemez. Rıfat Ilgaz da otuz beş lira nakit para çıkarır ve yazısını tekrar ister. Bunun üzerine Sait Faik “Sen o parayı cebine koy, birazdan sofraya oturduğumuzda çıkar ver.” Diyerek parayı iade eder. Annesinin gözü önünde hadise tekrar cereyan eder. Sait Faik’in bunu istemesinin nedeni, annesinin onun boş gezen bir serseri olmadığını, yazdıklarından para kazandığını görmesini istemesidir.

Sait Faik’in bakkalı Orhan Tuncer’in anlattığına göre bir gün Sait Faik, bakkal dükkanına neşe içinde gelir. Orhan Bey, ondaki bu neşenin sebebini merak edip sorar. Sait Faik, Beyoğlu’ndaki dükkanlardan birine girmek istemiş, kapıcı onu “balıkçılar giremez” diye almamıştır. Sait Faik, balıkçıya benzetildiği için çok mutlu olmuştur. Normal şartlar altında bir yazarın böyle bir durumdan mutlu olması beklenemez ama Sait Faik kendini o kadar halktan biri gibi hisseder ki böyle bir durum onu mutlu etmeye yeter. Burgazada’da onu yakından tanımış Yılmaz Kaptan da röportajında, Sait Faik’in yazar olduğunu önceleri bilmediğini, sonradan öğrendiğini ifade eder ki bu durum aynı zamanda Sait Faik’in mütevazı kişiliği hakkında da ipuçları verir.

Ara Güler, Sait Faik’in en güzel anlarını fotoğraflamış  önemli bir figürdür Sait Faik’in hayatında. Sait Faik, Mark Twain ödülünü aldığında da fotoğrafını çekmesi için önce onun yanına gelmiştir. Sait Faik hastalığı sebebiyle hastaneye yatırıldığında yakın dostu Ara Güler ziyaretine gelir. Sait Faik onu  “Ulan geberiyorum diye resmimi çekmeye geldin di mi?” diye karşılar ki bu şaka bile onların aralarındaki derin dostluğu ve samimiyeti göstermeye yeter de artar bile.

Sait Faik, siroz sebebiyle bıraktığı içkiye hayatının son yıllarında tekrar başlar, bu da onun sonunu hazırlar. İçkiye başladıktan sonra altı ay yaşar usta hikayeci,  1954 yılında da hayata gözlerini yumar.  Onun “Çarşıya İnemem” adlı hikayesi, ömrünün son günlerinde yasaklar sebebiyle yaşadığı iç sıkıntısını öyle güzel anlatır ki…

“Ah bu yasaklar! Kendi kendimize, başkasının bize, bizim başkalarına, devletin tebaasına, tebaanın devletine, belediyenin hemşerisine, hemşerinin belediyeye koyduğu, koyacağı yasaklar!..

Yasaklarla çevrili bu dünyada yaşayamasak yasaksız yaşayamazdık. Halbuki hayvanlar, hele ehlileri yasaksız ne güzel yaşıyorlar. Hafif, cilve gibi, o da boğaaz derdinden olan zırıltılardan başka, gel keyfim, gel, yaşamıyorlar mı? Yasakları kabul ettik. İnsanoğlu için yasaklı hayvandır da diyebiliriz. Mikroplar bile birer yasak değil mi? Aşklar yasaktır. Gün olur, sular, yemişler bile yasaktır.  İnsanlar birbirine yasaktır.

Canım çekiyor diye öpemem seni güzel çocuk! Canım çekiyor diye giremem sana deniz, göğsüm zayıftır; doktor yasağı. Canım çekiyor diye içemem, körkütük oluncaya, aklı boğuncaya kadar; karaciğer yasağı. Canım çekiyor diye bir vapura binip Haydarpaşa’ya, oradan tabana kuvvet Van’a kadar gidemem. Yollarda geberirim..

Sait Faik Belgeseli’ne emeği geçen herkese çok teşekkür ediyorum. Belgeselden benim aynama yansıyanlar bunlar oldu. Benden hikayesi…

“BENDEN HİKAYESİ” BELGESELİNE EMEĞİ GEÇENLER:

Yönetmen ve senaryo yazarı: ONUR BARIŞ

Müzikler: ALİ OSMAN ÇINAR

Yapımcı: LEVENT CENGİZHAN

Görüntü Yönetmeni: HİKMET MERDAN

Sanat Yönetmeni: İBRAHİM CAN

Yönetmen Yardımcısı: MERVE AZADE BARIŞ

Ses Tasarımcısı: LEVENT AYDOĞAN

https://www.instagram.com/bendenhikayesifilm/

 

BURGAZADA SAİT FAİK MÜZESİ’Nİ ANLATTIĞIM YAZIMI OKUMAK İSTERSENİZ:

https://hercaiokumalar.wordpress.com/2018/11/18/burgazada-ve-sait-faik-muzesine-dair-bir-guzellikleri-kesif-yazisi/

 

 

0

UNAMUNO VE SİS ROMANINA DAİR: “YALNIZLIK ÖMÜR BOYU”

“Sis”e inceleme yazmayı düşünmüyordum ancak bazı düşünceler sıcağı sıcağına kağıdın güvenli kollarına emanet edilmezlerse kısa bir süre sonra unutuluyorlar ve ben bu hissi hiç sevmiyorum. Bu yazı bir tür “kendime hatırlatmalar ve çağrışımlar yazısı” olacak baştan belirteyim.

“Sis”e dair ne söylenebilir? Açıkçası Unamuno’nun hayat hikayesi “Sis”ten daha enteresan geldi bana öncelikle onu ifade edeyim. Dik duruşu, hiçbir totaliter sistem karşısında hiçbir zaman boyun eğmemesi, hayatı boyunca doğru bildiğini savunması, bildiği yabancı diller, hatta sevdiği bir yazarı okumak için o yazarın dilini öğrenmesi hayran etti beni kendine.

(Detaylı okumak isteyenler şu yazıya bakabilir: http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/348356/ispanya_ic_Savasinda_Bir_Rektorun_Direnisi__Miguel_de_Unamuno.html)

Romana dair neler söylenebilir dediğimizde ise…  Öncü bir roman olduğu, pek çok postmodern romanda görülen teknik özellikleri çok erken bir tarihte kullandığı, katmanlı bir yapısı olduğu, yazarın bu romanla “Aslında bütün edebi eserler bir kurgunun parçası, onları pek de ciddiye almayın, onlar yazarın zihninin oyunları, diyalog diye okuduklarınız da yazarın monologları.” dediği / demek istediği söylenebilir. Yazarın kitabının türüne “nivola” demesinden yola çıkarak kendi türünü oluşturma çabası içine girdiği, nivola’nın novela’dan farklı olarak  Unamuno’ya has bir tür olduğu, hatta Unamuno’nun romanına “nivola” adını vermesinin eleştirmenlerin eleştirilerinden kurtulma yöntemi olduğu da ifade edilebilir. Kitaptaki metinlerasılıktan söz edilebilir, hatta Unamuno’nun eserlerine göndermede bulunduğu isimler ve yazarlar tek tek tespit edilip buna dair bir çalışma yapılabilir. “Neden sis?” Sorusu sorulup sonra yazarın sis metaforu ardına neler gizlediği üzerine uzun uzun yazılabilir. Roman kahramanının bir -ya da birkaç kadının- peşinden koşmasından yola çıkarak romanın bir aşk romanı olarak ortaya çıktığı sonra başka bir şekle evrildiği ifade edilebilir. Romandaki her biri nev’i şahsına münhasır karakterlerin tek tek özellikleri çıkarılıp bu karakterler üzerine uzun yorumlar yazılabilir hatta felsefeci köpek Orfeus’un bile romana konulmasının bir anlamı olduğundan söz edilebilir bununla da yetinmeyip Orfeus isminin tercih nedenleri üzerinden bir isim sembolizasyonu çözümlemesi yapılabilir. Bu liste uzar gider…

İnsanın dünyaya gelme gayesi nedir? Neden kitap okuyoruz, herkesin gezip tozduğu bir güzel bahar gününde sıcak ve havasız bir salonda kendimizden geçercesine neden bir kitabı tartışıyoruz, bütün bunlar niye? Unamuno,  Danimarkalı filozof Kierkegaard’ı anlamak için Danca öğrenmiş bir yazar. Onu çok iyi anlıyorum zira ben de bir ara Aytmatov’u anlamak için Rusça öğrenmeye başlamıştım ve Unamuno kadar azimli çıkmasam da empati kurabilecek durumdayım. Kierkegaard’ın “Ölümcül Hastalık Umutsuzluk” kitabını okurken kitaptaki bir bölüm çok dikkat çekici gelmişti bana ve üzerinde uzun uzun düşünmüştüm. Sonra Sis’te de şu cümlelere rastlayınca bendeki taşlar yerine oturdu. Alıntıları arka arkaya paylaşacağım:

“Yalnızlık gereksinimi her zaman içimizde tinsel bir yan olduğunu kanıtlar ve bu tinselliği ölçmemizi sağlar. Kuşbeyinli insanlar sürüsü, birbirinden ayrılamayanların kalabalığı bu gereksinimi o kadar az hisseder ki, muhabbet kuşları gibi yalnız kaldıkları an ölürler; kendilerine şarkı mırıldanmadıkça uyumayan küçük çocuklara benzerler; onlara yemek, içmek, uyumak, dua etmek ve aşık olmak, vs. için gerekli toplumsallığı sağlayan şarkı nakaratlarına gereksinimleri vardır.” (Soren Kierkegaard, Ölümcül Hastalık Umutsuzluk, Doğu Batı Yayınları, çev: Mukadder Yakupoğlu,  s. 75)

“Hemen hemen hepimiz bilinçsizce sıkılıyoruz. Sıkıntı yaşamın temeli; oyunları, eğlenceleri, romanları ve aşkı bulan sıkıntıdır. Yaşamın sisi, tatlı bir sıkıntı, ekşimtırak bir likör damlatıyor. Bütün bu günlük ve anlamsız olaylar; vakit geçirdiğimiz, yaşamı uzattığımız bütün bu tatlı söyleşiler dünya tatlısı sıkıntıdan başka nedir ki?” (Unamuno, Sis, s.21)

Yani özetle her şey sıkıntıdan diyor Kierkegaard da Unamuno da. İnsanın bu hayatta ilk yüzleşmesi gereken konu yalnız olduğu gerçeğidir. Ne zaman bu hakikati kabullenir ve bu doğrultuda hareket edersek rahat ederiz. Ne zaman ki yalnızlığı bir külfet olarak değil de bir nimet olarak görmeye başlar bakış açımızı değiştiririz ve bu durumu eser yaratmak için bir fırsata dönüştürürüz işte o zaman hayatımız çok daha yaşanabilir hale gelir. Yalnızlığımızla yüzleşmek ve bu yalnızlıktan ve onun getirdiği can sıkıntısından kurtulmak yerine yalnızlığımızla barışmak kastettiğim.

Gece vakti bir kitabın zihnine doldurduklarını sıcağı sıcağı yazmanın mutluluğu, bir deniz kenarında tabiatın yeni yeni uyanmaya başladığı bir bahar gününde güneşin verdiği mutlulukla kanatlarını yıkayan martıları seyretmenin coşkusu, çimlerin arasında nasılsa açıvermiş mor bir gelinciğe rastlamanın çılgın sevinci, üç yapraklı yoncaların arasında dört yapraklı bir yoncaya rastladığında duyduğun o tarif edilemez hayranlık, demli bir çay, bol köpüklü bir Türk kahvesi, ruhu ruhuna eş bir yazar bulmanın keşfi… Yoksa şarkıda da dediği gibi yalnızlık ömür boyu…

 

0

EDITH WHARTON’IN “SIĞINAK” KİTABINA DAİR DÜŞÜNCELER

imagesBehçet Necatigil, “Kitaplarda Ölmek” adlı o şahane şiirinde “Adı, soyadı /Açılır parantez /Doğduğu yıl, çizgi, öldüğü yıl, bitti /Kapanır, parantez. /O şimdi kitaplarda bir isim, bir soyadı /Bir parantez içinde doğum, ölüm yılları. / Ya sayfa altında, ya da az ilerde /Eserleri, ne zaman basıldıkları /Kısa, uzun bir liste. Kitap adları /Can çekişen kuşlar gibi elinizde. /Parantezin içindeki çizgi /Ne varsa orda /Ümidi, korkusu, gözyaşı, sevinci /Ne varsa orda. /O şimdi kitaplarda /Bir çizgilik yerde hapis, /Hâlâ mı yaşıyor, korunamaz ki, /Öldürebilirsiniz.” der.

Edith Wharton’ın “Sığınak” adlı kitabını okuyup bitirdiğimde bu kadın yazarın biyografisini merak ettim ve incelemek üzere internete girdiğimde şu satırlara denk geldim:
“Edith Wharton (24 Ocak 1862 – 11 Ağustos 1937) Amerikan yazar ve moda tasarımcısı.
En fazla tanınan eseri “Masumiyet Çağı” (The Age of Innocence, 1920) adlı romanıdır, ve 1921 yılında Pulitzer Ödülünü kazanmıştır.
I. Dünya Savaşı esnasında Paris’te Kızıl Haç örgütü için yaptığı yardım çalışmalarından ötürü, Fransız Légion d’honneur nişanıyla ödüllendirilmiştir.
Paris’te iken Amerikalı ünlü gazeteci William Morton Fullerton büyük bir aşk yaşamıştır.
Eş: Edward Robbins Wharton (e. 1885–1913)
Aralarında Henry James, F Scott Fitzgerald, Jean Cocteau, Ernest Hemingway ve Theodore Roosevelt’in bulunduğu, çağının önemli ve etkili entelektüelleriyle olan arkadaşlığı da ayrıca dikkat çekicidir.
Bazı eserleri: “Ethan Frome”, “Yaz Bitince”, “Akşam Çayı”,”Aşkın Öteki Yüzü”,”İki Kız Kardeş”,”Mihenk Taşı”,”Sığınak”, “Her Kalp Kendi Bildiğini Okur”

Evet tam da Behçet Necatigil’in şiirinde dediği gibi değil mi? Edith Wharton’ın Amerikalı bir kadın yazar olduğunu, aldığı ödülleri, yaşadığı büyük aşkı, dostluklarını ve bazı eserlerini listeleyen kısa bir biyografi bize ne anlatabilir ki? O parantezin içinde büyük dostluklar, tutkuyla yaşanmış bir aşk, 28 yıl süren bir evlilik çok sayıda eser var ama Edith’in neler yaşadığı yok. Onun yaşadıkları eserlerinde. Biz de eserine dönelim o halde.

Bu kitaba inceleme yazmak gibi bir niyetim yoktu aslında. Ama güçlü karakter tahlilleri, ruh ikilemleri, hassas bir kadının ruhunun ömür boyu geçirdiği değişimleri 92 sayfada böyle güçlü bir şekilde anlatan bu kadın yazarı es geçmeye gönlüm elvermedi.  Kitabın önce ismi dikkatimi çekti, iyi bir yazar bu isme o kadar çok şey sığdırabilirdi ki… Arka kapak yazısını okuduğumda kitabı almaya karar vermiştim. Sonra kitaba dair bir yazı aradım, bulamadım, sitede de bir kişi tarafından okunduğunu fark edince okumaya bu kitaptan başlamaya karar verdim.

Önce kitabın dış görünüşüyle başlamak istiyorum: Helikopter Yayınları hakikaten çok özenli bir şekilde basıyor kitaplarını. Çeviri bir kitapta en fazla dikkat ettiğim şey kitabın dilidir. Bu kitabın hakikaten kusursuz bir dili var. Yazımın altına bıraktığım altı çizili satırlarımdan  da fark etmişsinizdir zaten. Yazar çok iyi belli ki, ama çevirmenler de şahane bir iş çıkarmışlar.
Kitabı okumadan evvel sığınak kelimesine neler sığdırılabileceği üzerine kafa yorduğumu söylemiştim. Öyle ya yaşam denen şu uzun ve çetrefil yolculukta neler sığınak olabilirdi ki bir insana? Ev, iş, aşk, çocuklar, dostlar, kitaplar, eğlenceler, yolculuklar… Listeyi uzatmak mümkün. Peki bu kitap neyi anlatıyor derseniz… Kitap Kate’in Denis Peyton’la evlenme sürecini, yaşadığı hayal kırıklığını ve sonrasında kendine sığınak bildiği oğlu Dick ile ilişkisini bolca iç çatışmalı ve psikolojik tahlilli bir şekilde anlatan kısacık ama aslında kocaman bir “uzun hikaye”. Kate’in ömrünü boşa yaşadığını düşünmesi, yaşadığı çatışmalar, ahlaklı olmak ile sevdikleri arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yaşadığı iç çelişkiler başarılı şekilde aksettirilmiş. Mesela şu satırlar Kate’in ömür boyu yaşadıklarını bir paragrafta sezdiriveriyor:

“Odaları teker teker amaçsızca dolaştı, ıssızlığa alışmaya çalıştı. Böylesi bir ıssızlığı çok önceleri, çoğu kadın yüreğinin dopdolu olduğu yıllarda tatmıştı; ama bu çok zaman önceydi, tam bir ıssızlık duygusu da değildi aslında, çünkü hala birilerinin o boşluğu dolduracağı umudu vardı. Oğlu doğmuştu, hayatı dolup taşmştı, ama sular yine çekilmişti ve o, heba olmuş yıllar önünde çıplak uzanırken bakakalmıştı yine. HEBA OLMUŞ YILLAR! İşte yüreğin o ölümcül gümbürtüsü, asla iyileşmeyecek olan bir felç. İnancı ve umudu, bataklığın onu vahşete çağıran ışıklarıydı, sevgisi kayan topraklara dikilmiş nafile bir anıt.” (s. 83)
Kate nelere mi sığınıyor? Önce nişanlısına /kocasına ardından da onda yaşadığı hayal kırıklığından sonra oğluna ve ardından da başka hayatlara, sanata, dostlarına ve iki yüzlü bir gülümsemenin rahatlatıcı konforuna, maskelere yani…
“Kendisinin de hayatın zoraki bir taklidi içinde konuştuğunu, gülümsediğini, yeni gelenlere elini uzattığını, gerçek Kate’in ise sahnenin arkasında trajediyi oynadığını unuttu.”( s.87)

Siz de ayıracak birkaç saatiniz varsa Edith Wharton’ın “Sığınak”ına bir şans verebilir ve kendi sığınaklarınızı düşünebilirsiniz bence. Herkese keyifli okumalar diliyorum.

ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIM

“Kendisinin de hayatın zoraki bir taklidi içinde konuştuğunu, gülümsediğini, yeni gelenlere elini uzattığını, gerçek Kate’in ise sahnenin arkasında trajediyi oynadığını unuttu.”(S. 87 – Helikopter Yayınları, Çev:Ayşen Anadol, Taciser Belge, İstanbul 2017.)

” O gece bir zamanlar hayatının en korkunç gecesi gibi gelmişti Kate’e. Ama şimdi biliyordu ki bu insanı zenginleştiren bir ızdıraptıı, böyle tüketilen bir tutku küllerinden dört kat büyüyerek doğardı. Bu yeni nöbeti tek başına tutamayacaktı. Bu ıstıraptan kaçmalı, kendi hayatıyla yüz yüze gelme cesaretini bulabilmek için başka hayatlara sığınmalıydı.” (Sayfa 86)

“Gün, belleğinde amaçsız geçen saatler gibi yer etmişti; zamanın atalet duvarına toslayan çıkmaz sokakları.” (Sayfa 85)

“Başka bir zamanda onu güçlü bir duygu dalgası ile sürükleyip götürecek olan müzik şimdi onu düşüncelerinin adasına kapatmış, yarattığı yapay sükûnetle asla yatışmayacak korkularıyla yüz yüze kalmıştı.”(Sayfa 66)

“Hiçbir şeyi umursamadan yaşanan yoğun bir hayat, insanın et ve kemik gibi birbirine geçmiş sorulardan çoğu zaman uzaklaşmasını sağlıyordu.” (Sayfa 66)

“O ana kadar penceresiz bir sarayda büyüyen genç bir tutsak gibiydi, resimli duvarları gerçek dünya sanıyordu. Oysa saray temellerine kadar sarsılmıştı ve şimdi duvardaki bir yarıktan hayata bakıyordu.” (Sayfa 14)

“Zihninin perdesini tüm sevimsizliklere kapatmıştı.” (Sayfa 7)

” yazı masasında bir bardağa konmuş geç açmış menekşelerin kokusu; terasta dizili büyük saksılardaki gülkurusuna çalan mavimsi ortanca kümeleri, ara sıra bir yaprağın durgun havada süzülerek düşüşü, hepsi, her nasılsa, çevreye süzülen bir esenlik duygusuna karışıyordu, ama sanki hepsi bu esenlik yelinin bıraktığı bir tortudan başka bir şey değildi.” (Sayfa 6)

“Kate’in doğası en ince titreşimlere bile karşılık verirdi.”(Sayfa 5)

0

BULUTLARLA BAŞ BAŞA

Bence gökyüzünde bulutlardan müteşekkil ayrı bir dünya var, yegâne sakinleri bulutlar olan, mutlu bir dünya…Evet evet mutlular, çünkü yumuşacık, pofuduk ve tombullar. Bir defa içlerinde mutsuz bulut barındırmıyorlar, onların dünyalarında siyah ve grilere yer yok. Sonra gökyüzüyle pek bi’ sıkı fıkılar, aralarından su sızmıyor. İçlerinde bireysel takılan elit bulutlar da mevcut, gökyüzü denizinde adalar oluşturmuşlar, özgürce yaşamanın tadını çıkartıyorlar.
Bulutlardan oluşan bu dünyanın kendine has kuralları da var: Bir defa beyaz olacaksınız, sonra her daim yumuşacık, şeffaf, tüy gibi hafif ve tabii ki pofuduk görüneceksiniz. Gökyüzünün en alımlı bulutu da olsanız kimseyi dışlamayacaksınız. Hiçbir bulut diğerini “benden yumuşak ya da benden beyaz” diye kıskanmayacak. Gerektiğinde birlikte hareket edeceksiniz, kimse liderlik taslamayacak. Şişman bulutlar, zayıfları koruyup kollayacak, zayıf bulutlar da komplekse girip arıza çıkarmayacak.
Her şey elle tutulamayacak kadar belirsiz onların dünyasında, hem var hem de yok. Gözle görüyor, dokunacağını, avuçlarınla sarıp sarmalayacağını düşünüyorsun ama gerçek değil, bu bir algı yanılması. Bir uçağın penceresinden bulutlarla konuşabilirsiniz elbette. Bir bulutu takip edebilir, hatta seçtiğiniz buluta isim verip onunla birkaç saniyeliğine bir gülümsemeyi paylaşabilirsiniz. Bir buluta aşık olabilir, aşkın elle tutulmazlığını, kayganlığını, değişkenliğini, varken yokluğunu tecrübe edebilirsiniz. Sonra da hicbir şey olmamış gibi geçip gidebilirsiniz. Ne hesap ne kitap…
Dünyanın bütün uçakları bulutlarla arkadaşlar bence, kuşları bir de.
Bulutlar da zaman zaman yalnız hissediyor mudur? “Keşke dünyamızda mavi ve beyazdan başka renkler de olsaydı” diyorlar mıdır? Gökkuşağı var ya! O sayılmaz! Renk dediysem; yeşilin, kırmızının, sarının, morun, turuncunun binbir tonu kastettiğim. Rengarenk dünyamıza hasretle bakıp iç geçiriyorlar mıdır acaba? İnsan daima kendinde olmayana hasrettir ya ondan dedim. Onlar da kendilerinden kaçmak istiyorlar mıdır? Şu renksiz bulut dünyasından kurtulsam, kendime özgür bir hayat kursam, başka bulutlara hesap vermek zorunda kalmasam diye iç geçiriyorlar mıdır? Onların da başka bulutlarla dip dibe yaşamaktan yüreği sıkılıyor mudur? Bunca beyazlık, bunca yumuşaklık, bunca şeffaflık onları da boğuyor mudur?”Benim sonum ne olacak, hayatıma hep birilerinin şekil verdiği bir bulut olarak mı devam edeceğim, bu döngü günün birinde kırılacak mı?” diye sorguluyorlar mıdır kendilerini? Dünyaya hem tepeden bakıp hem de içine girememek onların da ruhunu sıkıyor mudur? Her daim mutlu, beyaz ve yumuşak görünmek zorunda olmak onları da yoruyor mudur? Kimbilir?

                                                                                                                                     28.02.2019 / Bir uçağın penceresinden

Video
0

AYRILIĞI “ALA GÖZLÜM”LE SOLUKLAMAK

KİTABA VE YAŞAMA DAİR

Akif İslamzâde’nin sesinden dinlediğimiz “Ala Gözlüm” adlı parçanın sözleri Nigar Refibeyli’ye ait. Nigar Hanım, Azerbaycan edebiyatının ünlü romancılarından Anar’ın annesi.  Şarkının sözleri kadar bestesi ve icracının sesi de insanı halden hale sürüklüyor.

Sevdiğine “ala gözlüm” diye seslenen Nigar Hanım,  sevdiğinden ayrı geçen her gecenin bir yıl gibi olduğunu söylüyor. Ve insan şarkının sözleriyle birlikte kendini ayrılığın acıtıcı kollarına bırakıyor. Artık şarkının saltanatı içinizde hükmünü sürmeye başlamıştır. Müzikle birlikte hüznün demlendiği ruhunuz, şarkının sözleriyle gurbetin kızıl güllerini nafile yere toplamaya çabalamaktadır. Zira bahçedeki kızıl güller sevgiliden ayrı kalmanın hüznüyle erkenden açıp erkenden solmaktadır. Yalnız güller mi, bahçedeki tüm çiçekler sevgiliden ayrılığın hüznünü taşırlar. Nergislerin gözü yaşla dolmuştur. Menekşeler gam doludur. Karanfilin gözü yolda kalmış, yasemenler de sevgilinin  hasretiyle saçını yolmaktadır.

View original post 339 kelime daha

0

MARTİN EDEN’I NASIL BİLİRSİNİZ?

                                                                                                                                                             Zor zaman dostlarıma…

Hepimiz aynı gemideyiz. Aynı deli rüzgar saçlarımızı dağıtıyor, aynı göğün altında nefes alıyor, aynı yıldızlara bakıp dilek tutuyoruz, aynı deli dalgalarla mücadele ediyor, dalgalardan korktuğumuzda aynı geminin sükûnetine sığınıyoruz, kalbimizdeki ortak şarkının nakaratı hep aynı. Bunca aynılığa rağmen birbirimizi yemeye, birbirimizin kanını emmeye, bizi sükunete eriştiren deli dalgalardan koruyan gemimizin altını oymaya devam ediyoruz. Peki bizden başka bindiği dalı böyle hunharca kesen başka bir canlı mevcut mu? Evet ne yazık ki insan dışında kendine ihanet eden başka bir tür yaşamıyor bu koca dünyada.

jack-london-quote-cards

Uzun zamandır bu kadar vurulduğum bir kitap okumamıştım. İtiraf edeyim başlarda Martin’in Ruth’a olan aşkını uzun uzun anlattığı romantik satırlar içimi baydı. Öyle ya aşk artık ucuz romanların, dizilerin ve filmlerin konusu. Günümüzde bir aşk hikayesi ya da romanı yazmaya kalkışsanız herkes “klişe” diye burun kıvırıyor. Diğer yandan bünyemiz moderne, postmoderne öylesine alışmış ve şartlanmış ki Jack London’ın uzun tasvirleri, detaylı anlatımları insanı bunaltıyor. Bilinç akışı yok, anlatıcı hep aynı, fantastik unsur, büyülü gerçekçilik filan da ara ki bulasın. Dümdüz bir kitap bu Martin Eden… Dedim ya itiraf ediyorum başlangıçta böyle burun kıvırarak okudum kitabı. Bunların modası geçti modunda yani. Kafa dengi bir dostumun “Oku bak çok seveceksin!” tavsiyesini de uzun zamandır kulak arkası ediyordum. “Beş yüz küsür sayfa ne yazmış bu adam, kim okuyacak şimdi?” modundaydım. Sonra sahaf olarak da işletilen bir kitap kafede denk geldim kitaba. Aklıma dostumun tavsiyesi geldi ve satın aldım. Kitaplığımda “okunmayan kitaplar” bölümü var, epeyce bir yekûn tutan bir bölümdür, oraya attım günün birinde okunmak üzere. Ne zaman sıra gelecekti kim bilir? Son görüşmemizde dostuma “Bugünlerde okuma ve yazma modundayım, Martin Eden’ı okusam mı?” diye sordum. “Mutlaka okumalısın, bak pişman olmayacaksın.” şeklinde ısrarına devam edince vardır bir bildiği dedim.  Kendimi bir yokladım. Sonra “Hadi başla Ayşe” dedim kendi kendime, en kötü, gitmezse yarım bırakırsın, ucunda ölüm yok ya.” Gaflet dedikleri bu olsa gerek. İtiraf edeyim büyük bir hata yapmışım, Jack London’ı bu kadar erteleyerek, yine itiraf edeyim bu kitabı tavsiye eden dostumun beni ne kadar iyi tanıdığını da unutarak bunca zaman böyle bir kitabı okuma zevkinden kendimi mahrum bırakmışım.

Şimdi okumayanlar -hatta belki okuyanlar da- “İyi de bu kitap ne anlatıyor bu kadar etkilenilecek?” diyebilir. Kitabın üslubunu, yazarın verdiği detayları filan bir kenara atıp kuru bir özet yaptığımızda “Martin Eden yazar olma aşkıyla yanıp tutuşan bir delikanlının yaşadığı aşkın motivasyonuyla hiç yılmadan ve vazgeçmeden adım adım başarıya ulaşmasını anlatıyor.” diyebiliriz. “O zaman bir tür kişisel gelişim kitabı mı Martin Eden?” Değil efendim, böyle bir tespit bu kitaba yapılmış en ağır hakaret olur. “Martin Eden aslında Jack London’ın kendisidir, burada kendi yazar olma hikayesini anlatır. Bu roman otobiyografiktir.” desek “Neden olmasın, olabilir.” diyebiliriz. “Martin Eden iki farklı sınıftan insanın aşkının imkansızlığını anlatır.” Desek, bu kadar da basite indirgemeyelim bu kitabı, diye karşı çıkabiliriz. Martin Eden’la ilgili buna benzer birbirinden farklı o kadar çok tespit yapabiliriz ki. Çünkü Martin Eden sahici bir karakter, Jack London ona bir ruh vermiş, onu kanıyla canıyla aramızda yaşatıyor. Martin roman boyunca değişim ve gelişim gösteriyor. Onu önce aşık ve aşkı için her şeyi göze alabilecek bir adam olarak tanıyoruz, onun okuma ve yazma tutkusuna şahitlik ediyoruz, Martin aç kalırken onunla aç kalıyor, çamaşırhanede nefessiz çalışırken onunla aşırı çalışmanın insanı insanlıktan çıkardığını birlikte keşfediyoruz. Reddedilen her yazı için editörlere onunla birlikte kızıyor, onunla birlikte editörün gerçek bir insan olmadığı şüphesini taşıyoruz. London bizi Martin’in her anına ortak ediyor, son kertede başarılı roman budur. Edebiyat bizi kendimize getirmek için varsa eğer, Martin Eden bunu fazlasıyla başarıyor.

Birbirimizin acılarına duyarsızlığımızın katlanarak arttığı bir gösterme / kendini beğendirme çağında yaşıyoruz. Kendi acılarımızı olabildiğince şımartıp büyütürken başkalarının acılarına karşı “Aa öyle mi vah vah!” deyip geçiyoruz. Bencilliklerimizi instagram fotolarına yansıtmamak için afilli pozlar versek de gerçek hayatta bunu örtemeyecek kadar insanlıktan yoksun hale geldik maalesef. Güzel insanlar gözümüzün önünde birer birer harcansa da, yaşama sevinçleri ellerinden de alınsa “bana dokunmayan yılan bin yaşasın” rahatlığı içinde “iyi ki bana bir şey olmadı” diye şükredebiliyoruz. Çifte standartlarla değerlendiriyoruz birbirimizi. Bir insan paralı ve ünlüyse mutlak iyi, tersiyse kötü ilan edilebiliyor değer tablomuzda. Bu duyarsızlaşma, bu duygu nasırlaşması her insanı aynı derecede etkilemese de bazı özel yaradılışlı insanları derinden sarsabiliyor. İşte bunun için Martin Eden özel bir karakter ve işte bunun için ona ruh veren Jack London büyük yazar. “Martin Eden’ı ve onun gibileri küstüren ve onlara fazlalık muamelesi yapan bizleriz. Martin Eden gibi yazmaya tutkun bir insanı bütün kitapları ve yazıları basılmış ve büyük bir üne kavuşmuşken bu dünyaya küstüren biziz. Her toplumun Martin Eden’ları var çünkü. Özel yetenekleri olan, daha hassas ve duyarlı kalbi olan özel insanları. Böyle insanları küstürmemek, onlara sahip çıkıp değer vermek, dertleriyle dertlenmek elimizde. Aytmatov’un Beyaz Gemi’sinin isimsiz çocuğu romanın sonunda balık olup Beyaz Gemi’sine kavuşmak üzere kendini nehrin serin sularına bırakır ya. O, Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık ve yaşamıyla yapamadığını ölümüyle gerçekleştirmiştir.  Martin Eden’ın romanın sonunda kendini çok sevdiği denizlerin sularına bırakması; dünyanın kirine, pasına, insanlara insan olarak değer vermek yerine malına, mülküne, parasına ve ününe göre değer vermelerine tepki olarak atılmış kocaman bir tokattır kanımca. İşte tam da bu sebeple Martin Eden da tıpkı Beyaz Gemi’nin isimsiz çocuğu gibi yaşamıyla gerçekleştiremediğini ölümüyle gerçekleştirmiş ve iz bırakan bir kahraman olmayı başarmıştır. O da Beyaz Gemi’sine kavuşan sevdalı bir yürektir artık…

ALTI ÇİZİLİ SATIRLARIM

“Onunla birlikte yükseklere çıktığını, düşüncelerini paylaştığını, güzel ve soylu şeylerden onunla birlikte zevk aldığını gördü. Düşlediği, kalabalıktan arınmış, açıkça ifade edemediği özgür bir ruh yoldaşlığı idi.”

“İçindeki ihtilali gerçekleştiren, onu kaba bir denizciden bir öğrenci, bir sanatçı yapan aşktı. Bu yüzden aşkı öğrenmenin ve sanatın üstünde görüyordu.”

“Kafamda öylesine yer etmiş ki, ondan kurtulmak için yazmak zorunda kaldım.”

“… yazarken duyduğu yaratıcı zevkin dışında bütün duygulara karşı uyuşmuştu sanki. Hikayesinden baska hicbir şey yoktu aklında. Tramvayın penceresinden seyrettiği hayat ona uzak ve gerçek dışıymış gibi geliyordu.”

“Hayat öylesine kısa ki, tanıştığım kadın ve erkeklerin bana en iyi bildikleri konuları anlatmalarını isterdim.”

“Yazmak istedin ve yazmaya kalktın ama yazacak hiçbir şeyin yoktu. Ne vardı sende? Birkaç çocuksu fikir, birkaç yarı olgunlaşmış duygu, bir sürü hazmedilmemiş güzellik, kocaman bir cehalet, sevgi ile dolu bir kalp ve aşkın kadar büyük ama cahilliğin kadar verimsiz bir hırs. Bir de yazmak istedin, daha şimdi yazacak bir şeyler öğrenmenin eşiğindesin, güzelliği yaratmak istiyordun ama güzelliğin yapısı hakkında hiçbir şey bilmediğin halde nasıl yapabilirsin bunu? Yaşantının temel özellikleri üstüne hiçbir şey bilmeden yaşantıyı anlatmak istedin, dünya senin için bir Çin bilmecesi gibiyken dünyayı ve varlığın özünü yazmak istedin. Bütün yazabileceğin ise varlığın özü hakkında bilmediklerindi.”

” Dünyadaki müzik eleştirmenleri haklı olabilir ama ben zevkimin yerine insanlığın bir ağızdan aldığı kararları koymayacağım. Eğer bir şeyi beğenmezsem beğenmem. Hepsi bu kadar ve türümün birçokları bir şeyi beğeniyor ya da beğendiklerini sanıyorlar diye aynı şeyi beğenmem için hiçbir neden yok. Beğendiğim ya da beğenmediğim şeylerde modayı takip edemem.”

” Herhangi bir ihtilalci fikre sahip olamayacak kadar kurulu düzene bağlı biriydi.”

” Elindeki işin tamamlanması uzun bir zihinsel sürecin, dağınık fikirlerin bir araya toplanmasının ve beynini dolduran bir sürü verinin genelleştirilmesinin sonuydu. Böyle bir makale yazmak, beynini özgürleştiren ve onu yeni materyaller ve sorunlar için hazırlayan bilinçli bir gayretti .”

” İyi yemek ve sana ait bir oda da var dedi Joe. Gece yarısına kadar gaz lambasını yakabileceği kendine ait bir oda.”

” Merak, Martin Eden’ın bütün günlerini doldurmuştu, bilmek istiyordu, bu onu dünya çapında bir yolculuğa çıkartan bir

” Yazacaktı. Dünyanın gördüğü gözlerden, duyduğu kulaklardan ve hissettiği kalplerden biri olacaktı. Yazacaktı… Her şeyi yazacaktı…Şiirler, düz yazılar, romanlar, tasvirler ve Shakespeare’inki gibi oyunlar.”

” Halbuki paranın onun için hiçbir anlamı yoktu, tüm değeri kendisine getireceği özgürlükte…”

” Bu sekiz ayı oldukça iyi kullanmış, bilgisinin azlığının getirdiği bir alçakgönüllülüğün yanısıra kendi gücüne karşı içine bir güven gelmişti.”

“Güzelliği tanımak ruhlarına yerleşmemişti.”

” Onlar yaşantıyı kitaplardan öğrenirken kendisi yaşantıyı yaşamakla meşguldü.”